Çünkü ilk sekiz bölümde yazarın ,
yer yer izlenimci yer yer dışavurumcu bir şizoid ressam gibi
yazdığını düşündüm. Muhtemelen yazarken
kafasında hastalıklı bir Van Gogh ve Münch empatisi taşıyormuş. İnsanı
boğacak kadar ağdalı tasvirleri bundan
başka bir ihtimal bırakmıyor.
Şurası kesin ki insan
benimseyemediği yeri tasvir etmeye kalktığında, sözcükleri ölü doğuyor. Zira
biyografik ögeler barındırdığı söylenen
Maşenka’da, yazarın Berlin’de
geçirdiği günlere ait çevresel tasvirleri,
bir lâğım çukurundan hallice bir
pansiyonun kuru, ölgün, ruhsuz bir anlatımından öteye geçmiyor. Bomboş,
abartılı, dolambaçlı ve açıkçası insana saçmasapan gelen tasvirlerle Nabokov
okuru ilk sekiz bölümde açıkça yıldırıyor.
Ancak 9. Veya 10. Bölümden sonra
karşımızda bir Rus yazarı olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü anavatanını
tasvirindeki canlılık, kendi insanlarıyla ve özellikle Maşenka ile ilişkilerini anlatırken gösterdiği insani
duyarlılık ve samimiyet bizi sarıyor ve
Rus yazarları neden sevdiğimizi bize gösteriyor.
Şurası kesin ki yazar yazmaktan
zevk aldığı şeyleri okura daha dürüst ve
ustalıkla aktarıyor. İçinde sevgi olmayan hiçbir eylem, yer, insan yazarın
edebî süzgecinde aslında anlatılmaya değer bulunmuyor ve bundan dolayı Nabokov
Berlin’den bahsederken ne Brandenburg Kapısından ne Wedding’ten vs. bahsediyor. Nabokov’un Berlin’i ancak içinde
vatandaşlarıyla tıkılıp kaldığı fare kapanına benzer bir pansiyondan ibaret
kalıyor.
Kimse kusura bakmasın ama ilk
sekiz bölüm tamamen dolgu gibi görünüyor. Yazar aslında içinde olmak istemediği
bir yerle ilgili hiçbir doğru dürüst hikâye yaratamıyor. İlk sekiz
bölümde sevmediği bir yerde
vatandaşlarının durumlarına empati gösterme becerisini bile gösteremiyor.
Ne zaman ki kaçış imkânı ve ümidi doğuyor, o zaman aklına
hayallerinde Rusya’ya gitmek geliyor ve öykü asıl o zaman başlıyor. Şu kadarını
kesinlikle söyleyebiliriz ki ilk sekiz bölümün Maşenka’ya duyulan aşkla olan
ilgisini anlayabilmek için epey sabretmek gerekiyor.
Bu açıdan kitap “edebiyat
parçalanan” ilk sekiz bölümle “ edebiyat yapılan” sonraki bölümler olarak iki
ana bölüme ayrılmalı.
Nabokov bende göçmenliği içine sindirememiş, bundan vicdanen
rahatsızlık duyan bir yazar izlenimi bıraktı. Ne ayrıldığı yerle adam akıllı
bütünleşebilen, ne barındığı yeri benimseyen kararsız bir bilincin anlatıcısı gibi. Meselâ pansiyondaki soydaşlarının devrimden sonraki Rusya ile
ilgili karamsar görüşleri aslında yazarın doğrudan itiraf edemediği görüşleri
gibidir.
İşin açığı “Lolita’yı” okumadım
ve okumak da istemiyorum. Maşenka,
kafamda, yer yer Dostoyevski yer yer Çehov özentisi soluk bir siluet bıraktı sadece. Ya da benim
anlayabildiğim sadece bu kadarı.

.jpg)
