21 Şubat 2014 Cuma

Maşenka

Ne yalan söyleyeyim ilk sekiz bölüm boyunca kitabı bir kenara atmamak için kendimi zor tuttum.

Çünkü ilk sekiz bölümde yazarın , yer yer izlenimci yer yer dışavurumcu bir şizoid ressam   gibi yazdığını düşündüm.  Muhtemelen yazarken kafasında hastalıklı bir Van Gogh ve Münch empatisi taşıyormuş. İnsanı boğacak   kadar ağdalı tasvirleri bundan başka bir ihtimal bırakmıyor.

Şurası kesin ki insan benimseyemediği yeri tasvir etmeye kalktığında, sözcükleri ölü doğuyor. Zira biyografik ögeler barındırdığı söylenen  Maşenka’da, yazarın  Berlin’de geçirdiği günlere ait çevresel tasvirleri,  bir  lâğım çukurundan hallice bir pansiyonun kuru, ölgün, ruhsuz bir anlatımından öteye geçmiyor. Bomboş, abartılı, dolambaçlı ve açıkçası insana saçmasapan gelen tasvirlerle Nabokov okuru ilk sekiz bölümde açıkça yıldırıyor.

Ancak 9. Veya 10. Bölümden sonra karşımızda bir Rus yazarı olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü anavatanını tasvirindeki canlılık, kendi insanlarıyla ve özellikle Maşenka ile  ilişkilerini anlatırken gösterdiği insani duyarlılık ve samimiyet  bizi sarıyor ve Rus yazarları neden sevdiğimizi bize gösteriyor.

Şurası kesin ki yazar yazmaktan zevk aldığı şeyleri okura daha  dürüst ve ustalıkla aktarıyor. İçinde sevgi olmayan hiçbir eylem, yer, insan yazarın edebî süzgecinde aslında anlatılmaya değer bulunmuyor ve bundan dolayı Nabokov Berlin’den bahsederken ne Brandenburg Kapısından ne Wedding’ten  vs. bahsediyor.  Nabokov’un Berlin’i ancak içinde vatandaşlarıyla tıkılıp kaldığı fare kapanına benzer bir pansiyondan ibaret kalıyor.

Kimse kusura bakmasın ama ilk sekiz bölüm tamamen dolgu gibi görünüyor. Yazar aslında içinde olmak istemediği bir yerle ilgili hiçbir doğru dürüst hikâye yaratamıyor.  İlk sekiz  bölümde  sevmediği bir yerde vatandaşlarının durumlarına empati gösterme becerisini bile gösteremiyor.

Ne zaman ki  kaçış imkânı ve ümidi doğuyor, o zaman aklına hayallerinde Rusya’ya gitmek geliyor ve öykü asıl o zaman başlıyor. Şu kadarını kesinlikle söyleyebiliriz ki ilk sekiz bölümün Maşenka’ya duyulan aşkla olan ilgisini anlayabilmek için epey sabretmek gerekiyor.

Bu açıdan kitap “edebiyat parçalanan” ilk sekiz bölümle “ edebiyat yapılan” sonraki bölümler olarak iki ana bölüme ayrılmalı.

Nabokov bende  göçmenliği içine sindirememiş, bundan vicdanen rahatsızlık duyan bir yazar izlenimi bıraktı. Ne ayrıldığı yerle adam akıllı bütünleşebilen, ne barındığı yeri benimseyen kararsız bir bilincin  anlatıcısı gibi. Meselâ pansiyondaki  soydaşlarının devrimden sonraki Rusya ile ilgili karamsar görüşleri aslında yazarın doğrudan itiraf edemediği görüşleri gibidir.


İşin açığı “Lolita’yı” okumadım ve okumak da istemiyorum.  Maşenka, kafamda, yer yer Dostoyevski yer yer Çehov özentisi soluk bir  siluet bıraktı sadece. Ya da benim anlayabildiğim sadece bu kadarı. 

20 Şubat 2014 Perşembe

Barbarları Beklerken

Askerdim.   Kesinlikle en konforlu yerde yaptım askerliğimi ama…

Bunu nankörlük olsun diye söylemiyorum: Askerliğin tecrit edilme duygusunu belki de ihtiyacını birebir yaşadığım bir zamanda okumuştum Dino Buzzati’nin “Tatar Çölü’nü”

Bir yazarı diğeriyle kıyaslamak ne kadar doğrudur, bilemiyorum. Şahsen bir yazar olarak bundan zevk alır mıydım, bilemiyorum. Gene ama… Eğer bir usta size başka bir ustayı çağrıştırıyorsa bu ancak güzelliği yaratmanın ustalığını paylaşmanın onurunu ispatlar bize.

Bu açıdan bakıldığında J.M.Coetzee’nin “Barbarları Beklerken’i”  uzak ve yoksun topraklarda insanlığı korumanın destansı bir anlatımı. Bunu belki en sonda söylemeliydim ama dayanamadım.

Araka kapak okuyacak kadar sabırlı olanlarımız, zaten yazarın Güney Afrika örneğinden  yola çıktığını okuyacaklardır. Kitap bir ırkçılık, otoriterizm eleştirisidir belki. Yazarın niyeti böyle görünse bile…  bana kalırsa “Barbarları Beklerken”,  insanlığın uygarlığı yaratan  kurgu  gücünün yerindeliği ve meşruiyet sınır üzerine bir  inceleme.

Bunun yanı sıra bir insanın, uygarlığın  eriyip gittiği çöllerde,  insanlığı  alabildiğine çarpıcı, sürükleyici ve yakıcı bir şekilde yaşamasının hikâyesi,
“Barbarları Beklerken”.

Kolayca “barbar” diye nitelenen insanların vahşetini pek görmüyoruz kitapta ama “uygar” insanların iyi niyetten, merhametten ve masumiyetten nasıl uzaklaşabildiklerini çırılçıplak görüyoruz. Burada “çırılçıplak” kelimesini yalnızca karakterler için kullandığım sanılmamalı. “barbarları Beklerken” okura kendisinin , olaylar karşısında çırılçıplak ve  savunmasız hissettiren bir öykü.

Bunun en büyük sebeplerinden biri sanırım, insanın bireysel dönüşümünü,  yaşanan olaylarla  ustalıkla ilişkilendirebilmesi. Şunu hemen belirtmeliyim ki öyküyü çarpıcı kılmak için çarpıcı bir dönüşüm yaratmak arzusu pek  cazip bir tuzaktır.


Ama şahsen benim hoşuma giden yönü, uzaklarda, sadece beklerken, insan hayatının kendi başına  anlatmaya değer bir öykü olduğuna dair kafamda beliren aydınlık  dünyası oldu. Dolu  bir kitap okumak isteyenlere hararetle öneriyorum. Yazarın diğer kitapları da okunmalı.

Newyork Üçlemesi

Paul Auster’ın “Newyork Üçlemesi’ni” yeni bitirdim.

Newyork  Üçlemesi yeni bir tür Dickens öyküsü gibi. Şöyle ki bence Auster, kitabında   Newyork  için  Dickensvari bir sevgi ve özen gösteriyor. Londra ve Dickens için söylenenlerin Auster için de  söylenebileceğini düşünüyorsunuz: “ Bir gün Newyork yıkılsa; onu Auster okuyarak sokak sokak tekrar inşaa edebilirsiniz…

Bütün kitaplarında olduğu gibi bunda  da son derece yalın bir anlatım kullanıyor.

Auster bir atmosfer ustası. Basit bir başlangıçtan yola çıkarak yürüdüğü yollarda izlenimlerin, duyguların  kozasını örüyor ve okuru da bu kozanın içine alıveriyor. O kozanın içinde yumuşak bir ışıkta hayatın en acı olayları bile kabul edilebilir  bir hale geliyor.

Tahta döşemeli, tuğla yapılı evlerin içinde size rutubet kokusunu, sönük yanan ampulleri, onlardan daha sönük hayalleri  yaşatıyor. Bunu yaparken olanca dürüstlüğüyle yazıyor ve bu doğrudanlık edebî bir anlatımın nasıl olması gerektiğini bize öğretiyor.

Auster insanı abartmıyor ve yargılamıyor. Onu iyilik ve kötülük potansiyelleriyle olduğu gibi değerlendiriyor. Yalın anlatım esas burada iş görüyor. İnsanların iyi ve kötü yanlarının yargılanması işini her biri bir diğeri kadar kusurlu ev eksik oldukları belli karakterlerin kendilerine bırakıyor. Onların yanılmalarından korkmuyor.

Bu noktada yazar ve metin arasındaki ilişkiye geliyoruz. Yazar metin üzerinde mutlak hâkim olan bir  yaratıcı mıdır?

Auster bu soruya “evet” demeden önce epey bir düşünüyor. İç içe geçmiş  hikâyeleriyle metin ve yazar arasındaki otorite çizgisinin göründüğü kadar net olmadığını gösteriyor. Paradoksal olarak okur, bunu yapanın en nihayetinde yazarın kendisi olduğunu bilmesine rağmen gene de hikâyeyi kimin yazdığına dair kesinlik duygusu, ilerledikçe zayıflıyor.

Hikâye içinde gelişen hikâyede yazarın kendisi,  “Cam   Kent’te” hikâyenin sıradan ve etkisiz bir figürü haline geliveriyor.

“Newyork üçlemesi”  kurgu ve anlatım konularında, tam bir edebiyat felsefesi dersi. Diğer bütün kitapları gibi o da kafanızda kendi posta pulunun sepya fotoğrafını bırakıyor; başka dünyalardan gelen  sevgi ve anlayış dolu bir mektup gibi….