Çünkü kim ne derse desin müteveffa yazar SteiG LARSON’un “Millenium” serisi hakkında konuşulmayı, yazılmayı hak ediyor.
Bunun en başta gelen sebebi, özenli bir olay örgüsüne sahip olması… Okuyucuyu önce olayların içine sokup yavaş yavaş dışarıya çıkartıp kuş bakışı baktıran bir kurgusu var.
Yer yer paralel kurguya yer veren güzel bir öykülemeye sahip.
Serinin belki en zayıf tarafı, kahramanların, içine düştükleri güçlüklerden sanki biraz fazla kolay sıyrılıyor gibi görünmeleri. Kütüphanesinin bir bölümünü Stephen KING’e ayırmış bir okur olarak “Oyun”, “Çılgınlığın Ötesi” gibi romanlarda insanı neredeyse intihara sürükleyen o derin umutsuzluk ve yoksunluk hallerine şahit olunca “Millenium” serisi epey bir iyimser kalıyor.
Buna karşılık, karakterlerin neredeyse imkânsız durumlardan kurtulmalarına dair gerçekten zeki çözümler, serinin bu zaafını gideriyor.
Serinin bir başka zayıf tarafı, psikolojik tahlillerin neredeyse sadece Lizbeth SALANDER hakkında yapılması… Şu var ki kitap bir psikolojik gerilim değil. Dolayısıyla meselâ “Kuzuların Sessizliği’ndeki” dehşetengiz psikanalitik gerilime girilmeye kalkışılsa, serinin bağlamı dağılır ve okur, rahatlıkla ilgisini kaybedebilirdi.
Çarpıcı kurgulanmış öykülemeye dayalı, tasvirlerin gerektiği kadar kullanıldığı, rahatlıkla senaryolaştırılabilecek tadında bir çok satan “Millenium” serisi.
Nedense aklımda, Luc Besson’un çektiği “Nikita’nın” Anne Parillaud’u ile canlandı gözümde, Lizbeth SALANDER.. Veya bazen Nathalie PORTMAN ile…
Romanın sinemaya İsveç uyarlamasın çok hafif bulduğumu söylemeliyim. Ama asıl Hollywood uyarlamasını sabırsızlıkla bekliyorum. Romanı Luc BESSON da müthiş çekerdi eminim.
Eğlencelik edebiyatın güzel bir örneği “Millenium” serisi. İşin kötü tarafı serinin bitmesini istememeniz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder