Neredeyse Stephen King kadar
belki de ondan geniş bir yer kaplıyor
kütüphanemde.
Koontz’un bu üçlemesini sevdim ve
tembel bir okuyuşla üç haftada bitirdim.
Üçlemeyi sevdim.
Çünkü Frankenstein kültünü
oldukça modern yorumlamış.
“Kalbin Karanlık Irmakları’nda”
geliştirdiği ideolojik bakışı burada da sürdürmüş. Koontz özgürlükçü bir insan. O yüzden de üçlemenin her cildinde çok ciddi bir otoriterizm/totaliterizm
karşıtlığı buluyorsunuz.
Bana, Koontz bu üçlemeyi bir
korku öyküsü değil de bir siyaset bilimi kitabı
yazmak isteyerek ortaya çıkarmış gibi geldi. Birde küçümsenen Amerikan
çok satanlarının hiç de işi boş şeyler olmadığını, özgürlük idealinin Amerikan
toplumunun her kesiminde değerli olduğunu anlatan son derece ciddi bir yazar.
Toplumsal cinneti, diktatörlerin
psikolojisi ile o kadar güzel ilişkilendirmiş ki bu derinlik kitabı tekrar
tekrar okuma isteği uyandırıyor.
Diğer kitaplarındaki kadar yoğun
olmasa da bu üçlemede de sanat tarihine değiniyor. Meraklı okurlar için enfes ipuçları
veriyor. Anladığım kadarıyla bir Art Deco hayranı ki nedense son zamanlarda
benim de hoşuma giden bir akım bu. Sanat tarihine, mimariye ilgisi olanlar,
Koontz’tan çok şey öğrenebilir, ipucu edinebilir.
Belki de günde on saat yazmanın
getirdiği zihni disiplinin ve düzen tutkusunun bir sonucudur bu?
Tarzını taklit etmek bir yana
Koontz’un ciddi genç yazarlar için,
çalışma disiplini, engin kültürü ile iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.


