5 Ağustos 2020 Çarşamba

The Last Days Of American Crime



The Last Days of American Crime afiş - Afiş 2 - Beyazperde.comEşim tavsiye etti. Hayır yani “ Vebali günahı boynuna” demiyorum. O söylemese haberim olmazdı.

Yakın gelecekte ABD’de suçun  kökten önlenmesine yönelik çok önemli bir teknolojik uygulamaya geçilecektir. Bütün komplo teorilerinin bir ucundan eklemlendikleri şu meşhur “çip takma” işlemi  artık gerçek olmak üzeredir.

Şöyle bir baktığınızda ABİ ( Amerikan Barış İnisiyatifi)kendini güvende hissetmek isteyen herkes için son derece  çekici bir uygulamadır. Gelin görün ki kazın ayağı öyle değildir.

Öyküde şu  tanıdık soru sorulur gibidir: “Peki ama bizi koruyuculardan kim koruyacak?”   Bir polis bu zımni soruya şöyle cevap verir: “Biz kahrolası FBIyız ve hiçbir şey bizi engelleyemez.”

Çekim kalitesi bir buçukuncu sınıf  olmakla beraber  kendi içinde katmanlanan entrikası ve felsefi çabasından ötürü “The Last Days Of American Crime” övgüyü hak ediyor.

Diğer yandan insanın bir çipten önce neden bir vicdana sahip  olması gerektiğini biraz mağara adamı diliyle de olsa gayet güzel anlatıyor.

Diyaloglarda ergen acemiliğinde bir kara film denemesi tadı  bulsak da filmimiz iki saati sıkmadan doldurabiliyor.

Filmin gişe filmi aksiyonlardan  genellikle beklenen o karate koreografileri açısından fakir olması  bilinçli bir tercih mi bilemedim, doğrusu. Belki gerçek hayatta hiç kimsenin aslında bale yapar gibi dövüşmediği anlatılmak istenmiştir.

“The Last Days Of American Crime” gerek ismiyle gerek   Edgar Ramirez, Shapiro Copley, Mcihale Pitt, Ann Brewster’ın  takdire şayan oyunculuklarıyla  gerekse senaryosuyla kara ütopyalar tarihinin otobüsünde kendine yer bulabilecek  ayrık otu gibi bir film. Shapiro Copley’i “Elisium: Yeni Cennet” filmindeki o psikopat paralı asker rolüyle hatırlayacaksınız. Edgar Ramirez’in  dramatik ağırlığından bahsetmeye gerek yok. Ben onun yerinde olsam filmden sonra ciddi bir rehabilitasyona giderdim.

Yönetmenin “Desperado’yu” ya da “Macehtte’yi” hatırlatan Flamenko akorları, önümüze bambaşka bir Amerikan ritmi çıkarıyor.  Öykünün, “dünyanın merkezi” Los Angeles’ta geçmemesi yüzünden “ Ulan çaktırmadan Kanada’da  mı geçiyor?” diye düşünebilirsiniz.

Sıkılmadan seyrettik, yapımda emeği geçenlerin ellerine sağlık.


3 Ağustos 2020 Pazartesi

Antonio Tabucchi: “Zaman Hızla Yaşlanıyor”

Antonio Tabucchi - Zaman Hızla Yaşlanıyor | | | - Can Yayınları
Pek uzun bir zamandır hiç kitap tanıtmamışım. Bırakın kitap tanıtmayı, bloğu resmen kaderine terk etmişim.

Antonio Tabucchi’nin “ Zaman Hızla Yaşlanıyor” adlı kitabından bahsetmek istiyorum.

Tabucchi, bu kitabında bizi zaman tünelinde bir seyahate götürüyor.

Tabucchi’de  zaman zaman pek ham ve bayağı bir sosyalizm  görmekle birlikte yine de onda Buzzati, Calvino gibi yazarların o sıcak  İtalyan işlekliğini bulduğumu söylemeliyim.

Tabucchi, “Zaman hızla Yaşlanıyor”da sadece  dönem fotoğrafları çekmiyor, kahramanlarının zaman içnde değişimlerinin de nefis fotoğraflarını çekiyor.

“Bükreş Hiç Değişmedi”, “Ölüler Sofrada” sanırım kitapta, aklıma belli renkler bırakan  iki öykü.

Ne yalan söyleyeyim bazen aşırı betimleyici bir tutum takındığını ve bu yüzden de kitabı yarım bırakmak istediğimi itiraf etmeliyim. Tabucchi öykülerinde zaman zaman öykü ekonomisini görmezden geliyor. Bu da uzamış  öykülerin okunurluğunu azaltıyor.

Buna rağmen Tabucchi,   okumayı sevdiğim bir öykücü.

“Zaman Hızla Yaşlanıyor” özellikle  orta yaşa doğru ilerleyen okurlara daha anlaşılır ve tanıdık gelebilecek bir kitap. Tecrübelerin, anıların öznel resimlerine  son derece müşfik göndermeleriyle incelikli öyküler içeriyor.

Öbür yandan meselâ “Bulutlar” adlı öyküdeki sosyalist ezberin zorlama hümanist felsefesini okuduğumda,  kitabı  bir kenara atmamak için kendimi zor tuttum.

Gene de öykünün edebi tadını sevenler  ve özellikle İtalyan yazarların öykü anlatıcılığından hoşlananlar için güzel bir örnek.

Herkese iyi okumalar.




17 Eylül 2014 Çarşamba

Dean Koontz'un Frankenstein Üçlemesi


Ben Koontz’u seviyorum.

Neredeyse Stephen King kadar belki de ondan geniş bir  yer kaplıyor kütüphanemde.

Koontz’un bu üçlemesini sevdim ve tembel bir okuyuşla üç haftada bitirdim.

Üçlemeyi sevdim. 
Çünkü Frankenstein kültünü oldukça modern yorumlamış.

“Kalbin Karanlık Irmakları’nda” geliştirdiği ideolojik bakışı burada da sürdürmüş. Koontz özgürlükçü  bir insan. O yüzden de  üçlemenin her cildinde  çok ciddi bir otoriterizm/totaliterizm karşıtlığı buluyorsunuz.

Bana, Koontz bu üçlemeyi bir korku öyküsü değil de bir siyaset bilimi kitabı  yazmak isteyerek ortaya çıkarmış gibi geldi. Birde küçümsenen Amerikan çok satanlarının hiç de işi boş şeyler olmadığını, özgürlük idealinin Amerikan toplumunun her kesiminde değerli olduğunu anlatan  son derece ciddi bir yazar.

Toplumsal cinneti, diktatörlerin psikolojisi ile o kadar güzel ilişkilendirmiş ki bu derinlik kitabı tekrar tekrar okuma isteği uyandırıyor.

Diğer kitaplarındaki kadar yoğun olmasa da bu üçlemede de sanat tarihine değiniyor. Meraklı okurlar için enfes ipuçları veriyor. Anladığım kadarıyla bir Art Deco hayranı ki nedense son zamanlarda benim de hoşuma giden bir akım bu. Sanat tarihine, mimariye ilgisi olanlar, Koontz’tan çok şey öğrenebilir, ipucu edinebilir.

Belki de günde on saat yazmanın getirdiği zihni disiplinin ve düzen tutkusunun bir sonucudur bu?

Tarzını taklit etmek bir yana Koontz’un ciddi  genç yazarlar için, çalışma disiplini, engin kültürü ile iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.


16 Eylül 2014 Salı

Komik Bir Hikâye Acı Bir Son


Ned Vizzini'ye Kısa Bir Mektup


Ned  Vizzini diye bir yazar varmış.
22 Aralık 2013’te intihar etmiş.

“Komik Bir Hikâye” adlı ( İt’s Kind Of A Funny  Story) otobiyografik  romanından uyarlanmış filmi seyrettim. Ümitli bir filmdi.
Kitapları Türkçe’ye çevrilmemiş. Galiba zaten iki kitabı varmış, diğeri de “Be More Child” .
Filmdeki çocuk, psikyatrla  bir seansında, ekonomik krizin, savaşın ve diğer her şeyin bir anda , sanki bir günde başladığını söylüyor.

İyi de bu ne anlama geliyor?
Benim anladığım şu: Bisikletiyle New York’ta fink atıp çocukluğunun son demlerini  yaşayan bir ergen, bir anda hayatın farkına varıyor.

Onunki bir iyileşme çabası. Ve kendisiyle birlikte iyileştirme çabası.
Bu yazıyı yazarken Markus  Shulz dinliyorum “Perception”.
Diğer insanları dinleyerek yalnız olmadığını anlayan bir ergenin hikâyesiydi.
Çocuklarımıza öğretmemiz gerekenleri anlatan bir filmdi. Keir Gilchrist yaşına rağmen mükemmel oynuyor.

Zach Galifianakis “Hang Out” serisiyle daha çok bilinen bir oyuncu ve o da filme inanılmaz bir entelelktüel derinlik katıyor.

Ned Vizzini “gelecek vaad eden yazarlardan” sayılmış Amerika’da. Bence o zaten çoktan başka bir Sallinger olmuş.

Belki de hemen  bir kitabını almam lâzım. İngilizce’sini düşe kalka okuyarak başlayabilirim.

Sevgili Ned,
Seninle ayrı ülkelerin, ayrı ulusların insanlarıyız. Aramızdaki ortak nokta ikimizinde kanına mürekkep karışmış olması.
İntihar berbat bir  şey ama … Gene de Tanrı’nın sana, sırf yaptığın güzel şeyler için iyi bakmasını dilerim.

Meslektaşın ben…

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Çöl Kitabı

“Kara Kütüphane” diye bir blog buldum,  enfes, herkese tavsiye ederim. Onu görünce ne zamandır kitap tanıtmadığım, eleştirmediğim aklıma geldi. Tembellik başa bela!

En son okuduğum kitap Mine G. Kırıkkanat’ın “Umudun Kırık Kanatlarında” ama ondan bahsetmeyeceğim.  Bahsedeceğim kitap “Çöl Kitabı”.

Yazar Maurizio Maggiani.

Şahsen aile tarihine dayalı romanları seviyorum. Belki yaş ilerledikçe anılar daha değerli hale geliyordur?

Ama “Çöl Kitabı” sadece aile tarihine dayanmıyor. Öykü içinde öykü anlatımıyla usta işi bir kurgu sunuyor, okuruna.

Bunun yanısıra oryantalist bir romantizm taşıdığı kesin. Bu kötü mü? Bence değil. Çünkü aslında Türk Levantenlerini anlamak açısından da ciddi  psikolojik ve  toplumsal ipuçları veriyor.

Bugüne kadar okumaktan pişman olduğum   tek bir İtalyan yazar bile olmadı ve Maggiani de onlardan biri. Belki de bunun sebebi, hayata duyulan bir sevginin, bütün İtalyan öykülerinde  Akdeniz güneşi gibi parıldamasıdır?

 Normalde kurgusu  bu kadar girift bir kitap okuru fevaklâde yorar. Şurasını itiraf etmeliyim, ben de biraz yoruldum. Buna rağmen hikâyelemedeki yalınlık ve içtenlik yazarın, Mısır çöllerinde sizinle dolaştığını hissettirecek kadar güçlü. Kurgunun çetinliği sadece anlatılan öykülerin iç içe geçmesiyle ortaya çıkmıyor. Öykülerin sahibinin hayatının diğer insanlarla etkileşiminden de ortaya çıkıyor ki bu da okuru biraz daha emek sarf etmeye zorluyor.

“Çöl Kitabı” yalınlığı ve içtenliğiyle derhal kafanızda sepya bir fotoğraf  yaratıyor. Böylece siz baharat, dışkı ve ter kokan bir Mısır pazarının ortasına düşüveriyorsunuz.


“Çöl Kitabı”  kütüphanesinde İtalyan yazarlar bölümü açmak isteyenler için iyi bir örnek. Bence okunmaya değer.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Türban Riyakârlığı

Türban konusu daha çok su kaldırır. Alabildiğine sömürülebilecek bir konu .
Adeta bir yatak odası sırrı haline getirilmiş durumda.  O kadar mahrem sayılıyor ki mantığı ve ahlâkî yönünü tartışmak imkânsız. Peki ama türban gerçekte hangi amaçla takılıyor? Takan kadınların en yaygın cevabı örtünmenin, dinin gereği olduğu...
Aslında Nur Suresi 31. Ayeti dışında kadın giyimi konusunda açık bir emir bilinmiyor.
Örtünmeyi, kadının güzelliğinin gizlenmesi için emredildiği kanaati yaygın. Yani kadın gizlenmedikçe, saklanmadıkça tecavüze açık  hatta dine uymadığında da tecavüz edilmesi gereken bir günah kaynağı olarak görülüyor.
" Seks cihadı", muta nikahı gibi sapıklıkların ardında, kadına bu saldırganca bakış var. Bu saldırganca bakış kadının aşağılandığı Arap toplumsal yapısından bugüne değişmeden aktarılan sapkın bir psikoloji.
Kadınların türban takma şekilleri günden güne daha da tuhaflaşıyor buna karşılık...
Dinci siteler sözde modern örtünme şekillerini kınayan yalarazı yer veriyor. Modern sayılan örtünme biçimleri "örtünmeyi güzelleştimek" olarak ortaya çıkıyor. Örtünmeyi güzelleştirmek kadının, aslında güzel görünmek tutkusundan vazgeçmediğini gösteriyor. Zaten dikkat edilirse boğazdan sıkmalı ,saçın kabarıklığını belli eden deve hörgücü silueti , yüzün güzel unsurlarını ortaya çıkaran bir makyaj, modern tesettürün belirleyicileri.

Yani aslında kadın güzel ve çekici görünmekten hiç de vazgeçmiyor.

Bunun yanı sıra modern türbanlılar kendi içlerinde flört, fiziksel temas gibi davranışlarda da açık kadınlardan geri kalmıyorlar.

Türban erkek cinsiyle temasta bir tür "Namus zırhı" haline gelmiş durumda
Böylece türbanlıların kendi cemaatleri içindeki cinsellikleri meşru sayılırken başı açık kadınlar sadece açık olduklarından "namussuz" sayılıyor.

Türban sahte bir namus koruması sağlıyor. Böylece türbanlı kızlar başı açıklara yönelik kenar mahalle düşmanlığına uğramadan ,, "sosyalleşebiliyor. Zengin veya makam sahibi kadınlarsa menfaatlerinin önündeki engelleri bu bezin sağladığı çe­vre ile rahatlıkla aşabiliyor.

Türban riyakârlığın, yalancılığın ve kibrin bayrağı olarak dalgalandırılıyor. Artık bu gerçek de " inancın gereği" olmak gibi bahanelerle gizlenemiyor.


Posted via Blogaway

Utanç

JM. Coetzee'nin okuduğum ikinci kitabı, "Utanç".

"Barbarları Beklerken" de bizi tarihi bir arka planla ağırlayan yazar bu kitapta çağdaş bir öykü sunuyor.

Kahramanların kişisel zaafları ve hayat öyküleri ciddi toplumsal ve siyasal göndermelerin üstünden olup gidiyor.

Kahramanların utançları şüphesiz romanın bireysel yönü. Ama öte yandan ırk ayrımcılığının bitişiyle Güney Afrika'nın  özlenen ve arzulanan barış ve demokrasiye mi yoksa kabile kültürünün ve kuralsız bir mülkiyet deyimine mi döndüğü sorgulanıyor.

Artık beyazlar gibi mülkiyet sahibi olan zencilerin mülkiyeti korumayı sağlayan toplumsal kurumları aslında hiç de benimsemedikleri ve öğrenmedikleri tespiti dikkat çekici.

"Utanç" Coetzee'nin insan doğasına dair duyarlılığını bir kez daha zevkle okuduğunuz usta işi bir kitap. Herkese öneriyorum.


Posted via Blogaway