30 Haziran 2011 Perşembe

Körler Ülkesi

Palachniuk okuyan biri, bir müddet sonra “yer altı edebiyatı” ile ilgili başka bir isim hatırlayamaz hale gelebilir, bu normaldir.

Tiksindirici derecede nihilist, sinik bir algılayışın, yeşil salyalı dünyasını belki de en çarpıcı tasvir eden odur.

Yer altı edebiyatının bana göre en belirgin özelliği, kişisel yetmezliklerin ve komplekslerin kökenini kapitalizme bağlama takıntısıdır. “Kapitalist bir dünyada”, yabancılaşmış bireyler, aslında neyi niçin yaptıklarını bilmezler. Meselenin ana fikri indirgemeci bir yaklaşıma göre, budur.

Sanki hazır yiyicilik, tembellik, bedavacılık gibi şeyler, kapitalist sömürü dünyasının önümüze yığdığı alışveriş sepetlerinin sonucudur.

“Körler Ülkesi” bu açıdan romanlarının telifleri ile kendilerine  tekneler alan  anglosakson yazarların ucuz kapitalizm  sövgülerinden bir adım öteye gidemiyor. Çevrelerinde, her an her şeyi bulabilen insanların mutsuz olmak için nasıl bu kadar uğraştıklarını görerek gülmek işten bile değil.

Körler ülkesi  Amerikan toplumsal eleştirisi üzerinden kapitalizme ver yansın eden ideolojisi sığ, karamsarlığı zirvede bir roman. Öyle bir tezatı içinde taşıyor ki, yazar bir yandan bütün aptallıkları, üretimi mümkün kılabilecek tek sisteme, kapitalizme bağlarken, diğer yandan, kapitalizm sövgülerinin  birikintisi bir tomar sayfadan yüzbinlerce dolar kazandığını görmezden geliyor.

Bütün bu zayıflığına rağmen “Körler Ülkesi” derin psikolojik tahlilleri,  keskin karakterleri ile  irkiltici bir psikanalitik bir  teşrih metni… Kapitalizme söverek  vicdanını rahatlatan yazarın sapına kadar Amerikancılık yaptığı ve bütün nükte dünyasının, alaycı bir dışlayıcıkla Teksas  nobranlığına büründüğü, yaldır yaldır bir Amerikan destanı.

Öte yandan sinematik bir kurgu içerdiği inkâr edilemez. Sanırım bütün Amerikalı yazarlar  bir yerde, mürekkepli refah kaynaklarının yerine, sinemanın para petrolü rezervlerinin hızlı sarhoş ediciliğine kendilerini ayarlıyorlar. Sonuçta kapitalizme sövmenin de para edebildiği bir memlekette, kendi beyinlerini kullanmak yerine, çevrelerine yaranmaya çalışan  karaktersiz insanların  zaflarının suçunu, gerçek arabalar, gerçek ilaçlar, gerçek “hayatlar” üreten sayısız kahramanın üstüne atıveriyorsun, oluyor, bitiyor…

“Körler Ülkesi’nin" sanırım tek anlamlı eleştirisi ideolojik olarak yapılabilir. Çünkü her ne kadar kendisi çarpıcı bir sona doğru okuyucuyu ağır ağır ve yükselen bir panik havasıyla sürüklediği izlenimini yaratmaya çalışıyorsa da   Jess WALTER bir noktada artık özgeci, toplum tapınıcısı bir sığ kolektivist vaazdan başka bir şey yazamaz hale geliyor.

“Başka bir dünya…”  söyleminin fikrî temeli bu.  İnsanların kendi elleriyle ve fiirleriyle yarattıkları gerçeği “ötekinin” hatırına inkâr etmelerini öğütleyerek sözüm ona gerçekliğin masumiyet dünyasına, cennete gidileceğini vaaz ediyor. Son zamanlarda içinde bir hikmet olduğu sanılan “piyasa sosyalizmi” vs saçmalıklarının tipik bir sonucu “Körler Ülkesi”… Üreticilerin sürekli üretmesini, ama asla kazanmamasını, tüketicilerin alabildiğine tüketip  üreticileri ne pahasına olursa olsun yok etmesini savunmanın ahlâk olduğunu sanan sosyalist bir garabet fiyaskosu…

Kitabın arka kapağında spotlanmış “başka bir dünya”  saçmalığı, kitap boyunca aradığınız  ve aslında yazar tarafından romanın bir köşesine  toplu iğneyle zorla iliştirilmiş bir  sığ popüler kuantum naniğinden başka bir şey değil.

Gene de Amerikan öykü geleneğinin  mirası olan “anlatılmaya değer şeyler” olduğu kanaatini okuyucuda uyandıran, nispeten  nitelikli diyebileceğimiz bir çok satan…









Ejderha Dövmeli Kız / Millenium Serisi

Çok satanlar hakkında konuşmak  günah değildir herhalde?
Çünkü kim ne derse desin müteveffa yazar SteiG LARSON’un  “Millenium” serisi hakkında konuşulmayı, yazılmayı hak ediyor.

Bunun en başta gelen sebebi, özenli bir olay örgüsüne sahip olması… Okuyucuyu önce olayların içine sokup yavaş yavaş dışarıya çıkartıp kuş bakışı baktıran bir  kurgusu var.

Yer yer paralel kurguya  yer veren güzel bir öykülemeye sahip.

Serinin belki en zayıf tarafı, kahramanların, içine düştükleri güçlüklerden sanki biraz fazla kolay sıyrılıyor gibi görünmeleri. Kütüphanesinin bir bölümünü Stephen KING’e ayırmış bir okur olarak “Oyun”, “Çılgınlığın Ötesi” gibi romanlarda insanı neredeyse intihara sürükleyen o derin umutsuzluk ve yoksunluk hallerine şahit olunca “Millenium” serisi   epey bir iyimser kalıyor.

Buna karşılık, karakterlerin neredeyse imkânsız durumlardan kurtulmalarına dair gerçekten zeki çözümler, serinin bu zaafını gideriyor.

Serinin bir başka zayıf tarafı, psikolojik tahlillerin  neredeyse sadece Lizbeth  SALANDER hakkında yapılması…  Şu var ki kitap bir psikolojik gerilim değil. Dolayısıyla  meselâ “Kuzuların Sessizliği’ndeki” dehşetengiz psikanalitik gerilime girilmeye kalkışılsa, serinin bağlamı dağılır ve  okur, rahatlıkla ilgisini kaybedebilirdi.

Çarpıcı kurgulanmış öykülemeye dayalı, tasvirlerin gerektiği kadar kullanıldığı, rahatlıkla senaryolaştırılabilecek tadında bir çok satan “Millenium” serisi.

Nedense aklımda, Luc Besson’un çektiği “Nikita’nın” Anne Parillaud’u ile canlandı gözümde, Lizbeth SALANDER.. Veya bazen Nathalie PORTMAN ile…
Romanın sinemaya İsveç uyarlamasın çok hafif bulduğumu söylemeliyim. Ama asıl Hollywood uyarlamasını sabırsızlıkla bekliyorum. Romanı Luc BESSON da müthiş çekerdi eminim.
Eğlencelik edebiyatın güzel bir örneği “Millenium” serisi. İşin kötü tarafı serinin bitmesini istememeniz. 

Kutsal Savaşçı


Kutsal Savaşçı için ne söylenebilir? Canım  mavi  veya yeşil kutu tekniğinin göz alıcı kullanımı, ilginç mekân tasarımı ile aslında çok daha iyi ve doyurucu olabilecekken kısa kesilmiş bir film.


Sinemanın çizgi roman klâsiği olabilecek bir film, eski ölçüdeki küçük porsiyonuyla  maalesef  dişimizin kovuğunu dolduramadan bitiyor.

Yüzüklerin Efendisi, Truva gibi filmlerle  seyirciyi  kalabalık sahnelere alıştıran sinema endüstrisi için Kutsal Savaşçı daha ziyade bir kitle araştırması nevinden bir film sayılabilir.

Bunun yanı sıra  filmin temelini oluşturan  kara ütopik gelecek tasavvuru ve  şehir hayatı  daha  ayrıntılı verilebilirdi. Nitekim afişinde  pırıltılı görünen şehrin, kül  ve is  yağmurunda kararan bir çelik yığını olması aslında başlı başına bir siyasal gönderme olarak daha  uzun değerlendirilebilirdi.

Oyunculuk için söylenecek herhangi bir şey yok. Bu bir oyuncu filmi değil. Oyuncuların performansları ile ilgili herhangi bir beklenti zaten fazlasıyla müşkülpesentlik olur...

Bir aksiyon/korku filimi için  fazlasıyla tedbirli... Oysa meselâ Mutant Günlükleri'nde kanlı sahnelerin cüretkâr kullanımı hop oturup hop kalkmamıza yol açıyordu.

Filmin müzikleri güzel, konspte uygun.

Işıkla ilgili  belli başlı sorun,  yapım tasarımıyla ilgili yaşanan kararsızlıktan kaynaklanıyor. Üstünde güneş doğmayan şehirlerin derin karanlığı ile kırsalın boşluğu aynı filmde  ışık açısından  tutarlılığı maalesef zedeliyor.

Senaryo, kısa bir öyküden uyarlanmış, sabırsız bir yazarın işine benziyor.

Devamının geleceğini anladığımız film, umalım ki ilkinden daha uzun ve doyurucu olsun.