22 Mart 2014 Cumartesi

Bir İntihar Efsanesi


Ne yalan söyleyeyim kitabı bitirir bitirmez bir şeyler yazmadığıma şimdi memnunum.
Kitapla ilgili yazmama sebep olan şey “İçimdeki yabancı” adlı filmin müziği. Bir anda o müziğin kafamda yarattığı atmosferde “Bir İntihar Efsanesi” canlanıverdi.

Belki bir müzik eşliğinde okumalıydım kitabı? Bilmiyorum…
Müzikle neden okunmalıydı?

Çünkü çorak bir dünyası vardı. Alabildiğine çorak. Bir insanın ruhu çatlar mı ayazdan? Bir insan ne kadar yalnız kalabilir?

Ve bir insan kendini yalnız  sanırken yanındakileri ne kadar yalnız bırakabilir?
“Bir İntihar Efsanesi” aklımda çamlar ve soğuk göl kokusu içinde  bir çetin yalnızlık şiiri gibi gelmişti.

Auster’da belli bir şiirsel belki de müzikal gerilime ve ritme ulaşan çağdaş Amerikan edebiyatının aslında biraz tatsız bir örneği “Bir İntihar Efsanesi”.

Nihilizm, ne olabilir?  Nihilizm hümanizmin amacı mıdır? Bundan felsefi bir ahlâk mı çıkarmamız icap eder? Aslında bu kaygıları taşıyormuş izlenimi veriyor “Bir İntihar Efsanesi”.

Veya bir insanın zaaflarını vahşice deşmek edebiyata ne kazandırır? Yazarlıktan geçinen bir insanın bunu umursamamasını da bir yere kadar anlamak belki düşünülebilir ama insanın karnını yarıp bağırsaklarını ortaya dökünce gerçekte ne kazanmış oluruz?

Tamam… Kuzeyin göller bölgesinin şişkin egolu Amerikan atmosferinde, ucu ancak lavabo giderine ulaşan bir şehirli şımarıklığı  yumağının, en nihayetinde ancak bir intiharın dehşetine ulaşıp biletlerimizi yakmasına şahit oluyoruz.

Tamam… Genç yazar insan zaaflarının cehennemî son durağına kadar bize şoförlük ediyor ve  yol boyunca otobüsümüzde kan ve kusmuk kokusuyla “gerçekçiliğin” o kibirli edebiyatında korku ile bezeli bir “hayranlık” duyuyoruz ama işte ancak o kadar. Baba oğlun gölde intiharla neticelenen ve adını atırlamaya üşendiğim hikâye dışında kafamda en ufak bir renk bırakmadı “Bir İntihar Efsanesi” .

“Safe And Sound” da olmasaydı doğrusu içimden onunla ilgili bir şey de yazmak gelmiyordu.
Ödüllü bir kitap ama edebî mi? İşte orası epey tartışmalı bana göre…



En azından "Safe And Sound " var... Dinleyelim...

11 Mart 2014 Salı

Anahtar

“Dehşet”!

Herhalde ““Anahtar’ı” tek kelimeyle anlat!” deseler, ancak bu kelimeyi kullanabilirdim.

Bir yandan bilincime yepyeni bir pencere açıp bilincimi alabildiğine ışıkla dolduran diğer yandan sadeliği ve dürüstlüğü ile  beni şaşırtan Tanizaki başka bir kelimeyle anlatılabilir mi bilmiyorum.

“Anahtar” baştan aşağı, ibret verici bir anlatım dersidir. Buradaki ibret ilk bakıştaki ahlâkî anlamın ötesinde…Buradaki ibret  öyküyü kahramanlara anlattırırken gösterilen büyük ustalıkta saklı. Öyle ki yazarı kitabın içinde kaybediyoruz. Ve bu… Öykünün kurmacalıktan çıkıp  her şeyiyle gözümüzün önünde, ete kemiğe bürünmesini sağlıyor.

Evet… Cuniçiro Tanizaki’nin  “Anahtar’ı” de
hşet kelimesini bambaşka bir bağlamda düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

İçinde korkunun tiksindirici, ürkütücü öğeleri olmaksızın insanın kahramanların ağzından insanın  içindeki karanlığa doğru korunmasız ve  riyasız bakışıyla baş veren  duygunun adı, “dehşet”.

Çünkü hiçbir yapmacıklık taşımıyor…

Görünenler, niyetler ve sonuçların ne kadar karmaşık bir örgüyle birbirine  girebileceğini gösteriyor. Üstelik bunu yaparken çelik mavisi bir  yalınlıkta yazıyor. Ve belki bu yüzden öyküyü boynunuza iniverecek bir katana gibi hissediyorsunuz…

Bir eleştiri herkes için ve her zaman geçerli olacak objektif bir değerlendirme olabilir mi, bilmiyorum. Ama…  Elimden bırakamadım ve büyük zevk aldım. Kesinlikle bir yazarlık dersi.


Öbür yandan… İnsanları kaldırımların üstünde organik gölgeler haline getiren bir nükleer patlamaya tanık olurken o patlamada insan vahşetini en çıplak haliyle gören birinin yaşadığı duyguyu tattım ki işte o duygunun adıydı “dehşet”! Diğer kitaplarını okumaya gücüm yeter mi hiç bilmiyorum.

9 Mart 2014 Pazar

Görünmeyen


İç içe geçen hayatlar, iç içe geçen öyküler…

Kim nereye, nerden bakıyor?

Anlatıcı kimdir, kahraman kimdir?

“Görünmeyen’de” Auster yine çarpıcı bir kurgu dersi veriyor bize.
Kişisel  dünyamızın karanlığına alabildiğine dalıp da en nihayetinde bizi gerçeklerin ve hayatın ışığına geri getiriyor.

Bu açıdan “Görünmez”  hayatın değerine dair bir kara destan gibi…

Pornografinin arsalarında, serkeşçe dolaştığı zamanlarda bile kurgu karakterleriyle insanlığımıza nasıl dokunduğunu görüyor, bundan yer yer dehşete düşüyor, kesinlikle şaşırıyor ve sonrasında… Sonrasında değerli bir sıcaklıkla  kalbimizin gülümsediğini görüyoruz.

Çarpıcı duyarlılığı, dahiyane kurgusu ve anlatıcılıkta  gösterdiği parıltılı ustalıkla Auster bizi gene sarsıyor.

Auster’ı okuduğunuzda, onun ülkemize gelmesini engelleyen zihniyetin vahşetini  çok daha iyi anlıyoruz. İster istemez, nasıl bir ülkede yaşadığınızı çırılçıplak görerek  dehşete düşüyorsunuz.


Auster “Görünmeyen’de” görmezden geldiklerimizi gösteriyor aslında… Ve geride, zihnimizde, buruk, samanlı kâğıda basılmış bir öykü bırakıyor.