21 Ocak 2012 Cumartesi

Diğer Taraf

Alfred Kubin isimli Alman bir yazarın geçen yüzyılın başlarında yazdığı enfes bir kara ütopya…
Yazarın, devrinin yaşadığı bunalımları çok güzel aksettirdiği bir kitap “Diğer Taraf”. Gülünesi bazı çeviri hatalarına rağmen kitabın ruhunun güzel aktarıldığı belli…

 “Diğer Taraf” salt bir siyasal kara alegori değil. Kaldı ki bir alegori olup olmadığı da tartışılır. Gene de  bir toplum tasavvur etmekteki  kendine özgülüğü ve heyecanı kesinlikle okura da sirayet ediyor. Güzel sanatlar eğitimiyle kitaba eklediği illüstrasyonlarda sergilediği grotesk/gotik bakış yazarın dünyasını anlamamızda bize son derece yardımcı oluyor.

O 19.yy’ın köktenci akılcılığının varacağı cehennemi tasvir edişi son derece çarpıcı. Bu tasvirden önce  öykülemedeki gücüyle Kubin okuru sarıp sarmalıyor ve onu, uzun, tuhaf yolculukların büyüsüyle buluşturuyor.

“Diğer Taraf”   içindeki başka bir dünya tasavvuruyla “Biz”, “1984”, “Cesur yeni Dünya” gibi kitapların selefi gibi görünüyor.

Bunun yanı sıra kafanızda belli bir atmosfer yaratmaktaki maharetiyle,  okunup bittikten sonra,i kendi desenini hafızanıza ve hatıralarınıza nakşedebiliyor.

“Diğer Taraf” okunmaya değer bir klâsik…

18 Ocak 2012 Çarşamba

Ejderha Dövmeli Kız : Sinemada Bir Hayal Kırıklığı

İsveç  yapımını seyretmiş ve görsel açıdan biraz fakir, fazla tiyatral bulmuştum.
Amerikan çevriminde görkemli bir jenerikle bizi ümitlere gark ediyordu.

Gelin görün ki Amerikan yapımı da aynı görsel ve kurgusal iskelet üzerine oturtulmuş. Yani? Planları, sahneleri, mekânları vs hemen hemen ilk çevrimin aynısı…

Oyuncu kadrosu şaşalı… Ne yazık  ki film, fragmanlarında yansıtılan  çarpıcılık ve aksiyondan yoksun.
Elde  bir örnek olmasına rağmen senaryonun kesinlikle  kitaptan kopuk ve anlatımsal bütünlükten uzak olması, kitabı okumayanların filmi anlamasını zorlaştırıyor.

“Ejderha Dövmeli Kız” bu açılardan iyi bir hikâyenin, iyi bir örneğe rağmen  yalnızca yıldızlarına sırtını dayayarak hasılat  elde edeceği düşünülmüş  kötü bir yeniden çevrimi.

Bunun yanı sıra, “çıplaklık satar” mottosundan hareketle güzel yıldız Kate Mara’nın kardeşi olduğunu tahmin ettiğim Roonie Mara’yı cömertçe sergilemek dışında ciddi bir görsel zenginliği yok. Ayrıca kitaptaki öyküyü çarpıtması da hiç şık olmamış.

Bunun yanı sıra, öykünün temelinin teşkil eden entrikayı kısa kesip baştan savma şekilde sunarken,  Salender’ın, kitapta kısaca sunulan komplosunu gereğinden uzun göstermesi de sıkıcı olmuş.

Elbette her sadık okur, kitabın sinemaya “eksik” aktarıldığından şikâyet eder. Bu,  görsel ekonominin bir gereği olabilir.  Ama gene de ustaca bir kurguyla konu bütünlüğü korunabilir ki en güzel örneği “Yüzüklerin Efendisidir”.

İşbu sebeplerden, kitabı okuyanların İsveç çevrimini tercih etmelerini ısrarla tavsiye ederim.

15 Ocak 2012 Pazar

Mobius Dick

Kitabın 226.  Sayfasına gelene kadar her şey normaldi.
Aynı zamanda teorik fizikçi olduğu söylenen yazar, enfes bir hayal gücüyle, şimdilerde  pek moda olan kuantum dünyalar hakkında  güzel bir hikâye kurgulamıştı.

Yazarın bilimsel dehası, bilimin romanını yazacak kadar konusuna hâkim olmasından açıkça görülüyordu.

Kitaba bilim tarihinden pek çok anekdot ve biyografi parçaları da ekleyerek  cidden lezzetli bir gerçeklik çeşnisi sunmuştu.

Buraya kadarla kalsaydı belki de yazarın ikinci bir  Isaac Asimov olmaması için hiçbir neden olmadığını söyleyebilirdik.

Ne yazık ki kitap 226. Sayfadan sonra da devam ediyor. Bu kez yazar, kendi fikirlerini  okura dayatmaya başlayarak kitabı bir tür  dini metin haline getiriyor.

Ona göre, “ Var olabilecek dünyaların en mükemmeli”, Hitler’in değil de Goebbels’in başa geçtiği, sosyalizmin bir  dünya devrimiyle barışı sağladığı bir alternatif dünya… Yazar telif hakkıyla geçinen yazarların, yaşayabildiği piyasa ekonomisini, Stalinizm’in başka şekli diye sunacak kadar küstahlaşırken hayal ettiği sosyalist cennette herhangi bir nükleer silahın dahi yaratılmadığını düşünebiliyor.

Eğer kitap 226 sayfadan ibaret olsaydı belki de   görecelik, kuantum  mekaniği gibi konuların anlatıldığı iyi bir yardımcı kitap, iyi bir popüler bilim yayını sayılabilirdi.

Kimse kusura bakmasın ama yazarın, çocukluğun bile  masumiyetinden uzak  neredeyse  geri zekâlı sayılabilecek ham sosyalizmi,  kitabın, sonraki bölümünü tam anlamıyla okunmaz bir hale getiriyor. Nerede durması gerektiğini bilmeyen ve  fizikteki muhakeme ve malumat dağarcığının milyonda birine bile sahip olmaksızın savurduğu vaazlarıyla yazar, kendi kitabını salt bir ideolojik vaaz çöplüğüne döndürüyor.

 Bana öyle geliyor ki  kitabın ilk 226 sayfası yazarın anlattığı derslerden anladığını yazan usta bir yazara, sonraki kısımlar ise ideolojinin ve gerçeğin hiç birini anlamamış neredeyse şizofrenik bir kuramsal fizikçiye ait. “Mobius Dick” iyi bir bilimsel kurgu, berbat bir ideolojik propaganda  broşürü…

9 Ocak 2012 Pazartesi

Zehir Dolabı

Neden bilmem?.. Alman yaralarında köktenci bir nihilizm seziyorum…  Bu kadar sert ve yalın olmalrının sebebi acaba bu mu?

Uluslarının genlerine işlemiş bir karamsarlık ve yalınkat  şiddet güdüsü mü bu? Hayır yok edici  manada bir şeditlikten bahsetmiyorum. Cidden merhametsiz ve bayağı bir bencilliğin, tahtaya işlemiş zift gibi bütün davranışların rengini etkilemesi gibi bir şey bu.

Romandaki karakterlerin  en göze çarpan özellikleri gerçekte asla mutlu olunamayacağını durmadan tekrarlamaları.   Romanı okurken kahramanın herkesi kendine göre zırcahil ve aptal görmesindeki o yıpratıcı izlenim okumayı cidden güçleştiriyor.
Kitapla empati mi yapıyorum?  Bu yanlış mı?
Kitapla empati kurmuyorsanız, onu okumuyorsunuz demektir. Kitabı okumak yazarın dünyasına dalmayı istemektir çünkü.

“Zehir Dolabı” mekanik açıdan iyi kurgulanmış, Alman otomotiv sanayiinin çelik disiplinini yansıtan ve buram buram Alman kokan bir roman. Gene de iyi ve rahat okunan bir kitap.
Çevirisi tutarlı, özenli. “Bir Kış Masalı’nda yaşadığım irkiltiyi bir ölçüde sürdüren bir başka Alman  “kara romanı”.
Bedii bir polisiye isteyenler için bire bir.


Prag Mezarlığı


Çok güzel gravürlerle desteklenmiş iyi bir ECO kitabı daha…
Bazen, “Acaba tarih kitaplarını yazarlara mı yazdırsalar?” diye düşünmeden edemiyorum.
Umberto ECO gene renkli bir tarihsel  arka plân üzerinde heyecan verici bir kurguyla karşımıza  çıkıyor.

“Prag Mezarlığı” sanılanın aksine bir tür “Davinci Şifresi” değil.  Ama tarihsel tutarlılığı son derece iyi sağlanmış sağlam bir kurmaca.

Öte yandan kitap, antisemitizmin tarihine ışık tutarken Siyonizmi yok saymak hatasına düşüyor.  Bu  açıdan meselâ “şeytan’ın en büyük  avantajı,  yok olduğuna, insanları inandırmaktır!” sözünü hatırlamamıza yol açıyor. Osmanlı’dan Filistin’i isteyen, asırlarca Kudüs’te  buluşmak için ant içen  Siyonistlerin, aslında hedonist bir noter bozuntusunun hayalinden türediği gibi bir basit iddiaya varıyor.

Zengin tarihsel içeriği ve alabildiğine basitleştirilmiş komplo teorisiyle ortalama üstü okular için iyi bir  eğlencelik sunuyor. Gene de iyi bir ortaçağcı olarak yazdığı “Gülün Adı”, “ Bodolino” ve “ Foucault Sarkacı’ndan” sonra daha ziyade popüler bir magazin edebiyatı gibi duruyor “Prag Mezarlığı”.

Gene de ECO’nun, tarihi ve kurmacayı, kararında birleştirme yeteneğine  bir kere daha şahit olmak için  okunabilecek bir kitap