17 Eylül 2014 Çarşamba

Dean Koontz'un Frankenstein Üçlemesi


Ben Koontz’u seviyorum.

Neredeyse Stephen King kadar belki de ondan geniş bir  yer kaplıyor kütüphanemde.

Koontz’un bu üçlemesini sevdim ve tembel bir okuyuşla üç haftada bitirdim.

Üçlemeyi sevdim. 
Çünkü Frankenstein kültünü oldukça modern yorumlamış.

“Kalbin Karanlık Irmakları’nda” geliştirdiği ideolojik bakışı burada da sürdürmüş. Koontz özgürlükçü  bir insan. O yüzden de  üçlemenin her cildinde  çok ciddi bir otoriterizm/totaliterizm karşıtlığı buluyorsunuz.

Bana, Koontz bu üçlemeyi bir korku öyküsü değil de bir siyaset bilimi kitabı  yazmak isteyerek ortaya çıkarmış gibi geldi. Birde küçümsenen Amerikan çok satanlarının hiç de işi boş şeyler olmadığını, özgürlük idealinin Amerikan toplumunun her kesiminde değerli olduğunu anlatan  son derece ciddi bir yazar.

Toplumsal cinneti, diktatörlerin psikolojisi ile o kadar güzel ilişkilendirmiş ki bu derinlik kitabı tekrar tekrar okuma isteği uyandırıyor.

Diğer kitaplarındaki kadar yoğun olmasa da bu üçlemede de sanat tarihine değiniyor. Meraklı okurlar için enfes ipuçları veriyor. Anladığım kadarıyla bir Art Deco hayranı ki nedense son zamanlarda benim de hoşuma giden bir akım bu. Sanat tarihine, mimariye ilgisi olanlar, Koontz’tan çok şey öğrenebilir, ipucu edinebilir.

Belki de günde on saat yazmanın getirdiği zihni disiplinin ve düzen tutkusunun bir sonucudur bu?

Tarzını taklit etmek bir yana Koontz’un ciddi  genç yazarlar için, çalışma disiplini, engin kültürü ile iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.


16 Eylül 2014 Salı

Komik Bir Hikâye Acı Bir Son


Ned Vizzini'ye Kısa Bir Mektup


Ned  Vizzini diye bir yazar varmış.
22 Aralık 2013’te intihar etmiş.

“Komik Bir Hikâye” adlı ( İt’s Kind Of A Funny  Story) otobiyografik  romanından uyarlanmış filmi seyrettim. Ümitli bir filmdi.
Kitapları Türkçe’ye çevrilmemiş. Galiba zaten iki kitabı varmış, diğeri de “Be More Child” .
Filmdeki çocuk, psikyatrla  bir seansında, ekonomik krizin, savaşın ve diğer her şeyin bir anda , sanki bir günde başladığını söylüyor.

İyi de bu ne anlama geliyor?
Benim anladığım şu: Bisikletiyle New York’ta fink atıp çocukluğunun son demlerini  yaşayan bir ergen, bir anda hayatın farkına varıyor.

Onunki bir iyileşme çabası. Ve kendisiyle birlikte iyileştirme çabası.
Bu yazıyı yazarken Markus  Shulz dinliyorum “Perception”.
Diğer insanları dinleyerek yalnız olmadığını anlayan bir ergenin hikâyesiydi.
Çocuklarımıza öğretmemiz gerekenleri anlatan bir filmdi. Keir Gilchrist yaşına rağmen mükemmel oynuyor.

Zach Galifianakis “Hang Out” serisiyle daha çok bilinen bir oyuncu ve o da filme inanılmaz bir entelelktüel derinlik katıyor.

Ned Vizzini “gelecek vaad eden yazarlardan” sayılmış Amerika’da. Bence o zaten çoktan başka bir Sallinger olmuş.

Belki de hemen  bir kitabını almam lâzım. İngilizce’sini düşe kalka okuyarak başlayabilirim.

Sevgili Ned,
Seninle ayrı ülkelerin, ayrı ulusların insanlarıyız. Aramızdaki ortak nokta ikimizinde kanına mürekkep karışmış olması.
İntihar berbat bir  şey ama … Gene de Tanrı’nın sana, sırf yaptığın güzel şeyler için iyi bakmasını dilerim.

Meslektaşın ben…

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Çöl Kitabı

“Kara Kütüphane” diye bir blog buldum,  enfes, herkese tavsiye ederim. Onu görünce ne zamandır kitap tanıtmadığım, eleştirmediğim aklıma geldi. Tembellik başa bela!

En son okuduğum kitap Mine G. Kırıkkanat’ın “Umudun Kırık Kanatlarında” ama ondan bahsetmeyeceğim.  Bahsedeceğim kitap “Çöl Kitabı”.

Yazar Maurizio Maggiani.

Şahsen aile tarihine dayalı romanları seviyorum. Belki yaş ilerledikçe anılar daha değerli hale geliyordur?

Ama “Çöl Kitabı” sadece aile tarihine dayanmıyor. Öykü içinde öykü anlatımıyla usta işi bir kurgu sunuyor, okuruna.

Bunun yanısıra oryantalist bir romantizm taşıdığı kesin. Bu kötü mü? Bence değil. Çünkü aslında Türk Levantenlerini anlamak açısından da ciddi  psikolojik ve  toplumsal ipuçları veriyor.

Bugüne kadar okumaktan pişman olduğum   tek bir İtalyan yazar bile olmadı ve Maggiani de onlardan biri. Belki de bunun sebebi, hayata duyulan bir sevginin, bütün İtalyan öykülerinde  Akdeniz güneşi gibi parıldamasıdır?

 Normalde kurgusu  bu kadar girift bir kitap okuru fevaklâde yorar. Şurasını itiraf etmeliyim, ben de biraz yoruldum. Buna rağmen hikâyelemedeki yalınlık ve içtenlik yazarın, Mısır çöllerinde sizinle dolaştığını hissettirecek kadar güçlü. Kurgunun çetinliği sadece anlatılan öykülerin iç içe geçmesiyle ortaya çıkmıyor. Öykülerin sahibinin hayatının diğer insanlarla etkileşiminden de ortaya çıkıyor ki bu da okuru biraz daha emek sarf etmeye zorluyor.

“Çöl Kitabı” yalınlığı ve içtenliğiyle derhal kafanızda sepya bir fotoğraf  yaratıyor. Böylece siz baharat, dışkı ve ter kokan bir Mısır pazarının ortasına düşüveriyorsunuz.


“Çöl Kitabı”  kütüphanesinde İtalyan yazarlar bölümü açmak isteyenler için iyi bir örnek. Bence okunmaya değer.

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Türban Riyakârlığı

Türban konusu daha çok su kaldırır. Alabildiğine sömürülebilecek bir konu .
Adeta bir yatak odası sırrı haline getirilmiş durumda.  O kadar mahrem sayılıyor ki mantığı ve ahlâkî yönünü tartışmak imkânsız. Peki ama türban gerçekte hangi amaçla takılıyor? Takan kadınların en yaygın cevabı örtünmenin, dinin gereği olduğu...
Aslında Nur Suresi 31. Ayeti dışında kadın giyimi konusunda açık bir emir bilinmiyor.
Örtünmeyi, kadının güzelliğinin gizlenmesi için emredildiği kanaati yaygın. Yani kadın gizlenmedikçe, saklanmadıkça tecavüze açık  hatta dine uymadığında da tecavüz edilmesi gereken bir günah kaynağı olarak görülüyor.
" Seks cihadı", muta nikahı gibi sapıklıkların ardında, kadına bu saldırganca bakış var. Bu saldırganca bakış kadının aşağılandığı Arap toplumsal yapısından bugüne değişmeden aktarılan sapkın bir psikoloji.
Kadınların türban takma şekilleri günden güne daha da tuhaflaşıyor buna karşılık...
Dinci siteler sözde modern örtünme şekillerini kınayan yalarazı yer veriyor. Modern sayılan örtünme biçimleri "örtünmeyi güzelleştimek" olarak ortaya çıkıyor. Örtünmeyi güzelleştirmek kadının, aslında güzel görünmek tutkusundan vazgeçmediğini gösteriyor. Zaten dikkat edilirse boğazdan sıkmalı ,saçın kabarıklığını belli eden deve hörgücü silueti , yüzün güzel unsurlarını ortaya çıkaran bir makyaj, modern tesettürün belirleyicileri.

Yani aslında kadın güzel ve çekici görünmekten hiç de vazgeçmiyor.

Bunun yanı sıra modern türbanlılar kendi içlerinde flört, fiziksel temas gibi davranışlarda da açık kadınlardan geri kalmıyorlar.

Türban erkek cinsiyle temasta bir tür "Namus zırhı" haline gelmiş durumda
Böylece türbanlıların kendi cemaatleri içindeki cinsellikleri meşru sayılırken başı açık kadınlar sadece açık olduklarından "namussuz" sayılıyor.

Türban sahte bir namus koruması sağlıyor. Böylece türbanlı kızlar başı açıklara yönelik kenar mahalle düşmanlığına uğramadan ,, "sosyalleşebiliyor. Zengin veya makam sahibi kadınlarsa menfaatlerinin önündeki engelleri bu bezin sağladığı çe­vre ile rahatlıkla aşabiliyor.

Türban riyakârlığın, yalancılığın ve kibrin bayrağı olarak dalgalandırılıyor. Artık bu gerçek de " inancın gereği" olmak gibi bahanelerle gizlenemiyor.


Posted via Blogaway

Utanç

JM. Coetzee'nin okuduğum ikinci kitabı, "Utanç".

"Barbarları Beklerken" de bizi tarihi bir arka planla ağırlayan yazar bu kitapta çağdaş bir öykü sunuyor.

Kahramanların kişisel zaafları ve hayat öyküleri ciddi toplumsal ve siyasal göndermelerin üstünden olup gidiyor.

Kahramanların utançları şüphesiz romanın bireysel yönü. Ama öte yandan ırk ayrımcılığının bitişiyle Güney Afrika'nın  özlenen ve arzulanan barış ve demokrasiye mi yoksa kabile kültürünün ve kuralsız bir mülkiyet deyimine mi döndüğü sorgulanıyor.

Artık beyazlar gibi mülkiyet sahibi olan zencilerin mülkiyeti korumayı sağlayan toplumsal kurumları aslında hiç de benimsemedikleri ve öğrenmedikleri tespiti dikkat çekici.

"Utanç" Coetzee'nin insan doğasına dair duyarlılığını bir kez daha zevkle okuduğunuz usta işi bir kitap. Herkese öneriyorum.


Posted via Blogaway

22 Mart 2014 Cumartesi

Bir İntihar Efsanesi


Ne yalan söyleyeyim kitabı bitirir bitirmez bir şeyler yazmadığıma şimdi memnunum.
Kitapla ilgili yazmama sebep olan şey “İçimdeki yabancı” adlı filmin müziği. Bir anda o müziğin kafamda yarattığı atmosferde “Bir İntihar Efsanesi” canlanıverdi.

Belki bir müzik eşliğinde okumalıydım kitabı? Bilmiyorum…
Müzikle neden okunmalıydı?

Çünkü çorak bir dünyası vardı. Alabildiğine çorak. Bir insanın ruhu çatlar mı ayazdan? Bir insan ne kadar yalnız kalabilir?

Ve bir insan kendini yalnız  sanırken yanındakileri ne kadar yalnız bırakabilir?
“Bir İntihar Efsanesi” aklımda çamlar ve soğuk göl kokusu içinde  bir çetin yalnızlık şiiri gibi gelmişti.

Auster’da belli bir şiirsel belki de müzikal gerilime ve ritme ulaşan çağdaş Amerikan edebiyatının aslında biraz tatsız bir örneği “Bir İntihar Efsanesi”.

Nihilizm, ne olabilir?  Nihilizm hümanizmin amacı mıdır? Bundan felsefi bir ahlâk mı çıkarmamız icap eder? Aslında bu kaygıları taşıyormuş izlenimi veriyor “Bir İntihar Efsanesi”.

Veya bir insanın zaaflarını vahşice deşmek edebiyata ne kazandırır? Yazarlıktan geçinen bir insanın bunu umursamamasını da bir yere kadar anlamak belki düşünülebilir ama insanın karnını yarıp bağırsaklarını ortaya dökünce gerçekte ne kazanmış oluruz?

Tamam… Kuzeyin göller bölgesinin şişkin egolu Amerikan atmosferinde, ucu ancak lavabo giderine ulaşan bir şehirli şımarıklığı  yumağının, en nihayetinde ancak bir intiharın dehşetine ulaşıp biletlerimizi yakmasına şahit oluyoruz.

Tamam… Genç yazar insan zaaflarının cehennemî son durağına kadar bize şoförlük ediyor ve  yol boyunca otobüsümüzde kan ve kusmuk kokusuyla “gerçekçiliğin” o kibirli edebiyatında korku ile bezeli bir “hayranlık” duyuyoruz ama işte ancak o kadar. Baba oğlun gölde intiharla neticelenen ve adını atırlamaya üşendiğim hikâye dışında kafamda en ufak bir renk bırakmadı “Bir İntihar Efsanesi” .

“Safe And Sound” da olmasaydı doğrusu içimden onunla ilgili bir şey de yazmak gelmiyordu.
Ödüllü bir kitap ama edebî mi? İşte orası epey tartışmalı bana göre…



En azından "Safe And Sound " var... Dinleyelim...

11 Mart 2014 Salı

Anahtar

“Dehşet”!

Herhalde ““Anahtar’ı” tek kelimeyle anlat!” deseler, ancak bu kelimeyi kullanabilirdim.

Bir yandan bilincime yepyeni bir pencere açıp bilincimi alabildiğine ışıkla dolduran diğer yandan sadeliği ve dürüstlüğü ile  beni şaşırtan Tanizaki başka bir kelimeyle anlatılabilir mi bilmiyorum.

“Anahtar” baştan aşağı, ibret verici bir anlatım dersidir. Buradaki ibret ilk bakıştaki ahlâkî anlamın ötesinde…Buradaki ibret  öyküyü kahramanlara anlattırırken gösterilen büyük ustalıkta saklı. Öyle ki yazarı kitabın içinde kaybediyoruz. Ve bu… Öykünün kurmacalıktan çıkıp  her şeyiyle gözümüzün önünde, ete kemiğe bürünmesini sağlıyor.

Evet… Cuniçiro Tanizaki’nin  “Anahtar’ı” de
hşet kelimesini bambaşka bir bağlamda düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.

İçinde korkunun tiksindirici, ürkütücü öğeleri olmaksızın insanın kahramanların ağzından insanın  içindeki karanlığa doğru korunmasız ve  riyasız bakışıyla baş veren  duygunun adı, “dehşet”.

Çünkü hiçbir yapmacıklık taşımıyor…

Görünenler, niyetler ve sonuçların ne kadar karmaşık bir örgüyle birbirine  girebileceğini gösteriyor. Üstelik bunu yaparken çelik mavisi bir  yalınlıkta yazıyor. Ve belki bu yüzden öyküyü boynunuza iniverecek bir katana gibi hissediyorsunuz…

Bir eleştiri herkes için ve her zaman geçerli olacak objektif bir değerlendirme olabilir mi, bilmiyorum. Ama…  Elimden bırakamadım ve büyük zevk aldım. Kesinlikle bir yazarlık dersi.


Öbür yandan… İnsanları kaldırımların üstünde organik gölgeler haline getiren bir nükleer patlamaya tanık olurken o patlamada insan vahşetini en çıplak haliyle gören birinin yaşadığı duyguyu tattım ki işte o duygunun adıydı “dehşet”! Diğer kitaplarını okumaya gücüm yeter mi hiç bilmiyorum.

9 Mart 2014 Pazar

Görünmeyen


İç içe geçen hayatlar, iç içe geçen öyküler…

Kim nereye, nerden bakıyor?

Anlatıcı kimdir, kahraman kimdir?

“Görünmeyen’de” Auster yine çarpıcı bir kurgu dersi veriyor bize.
Kişisel  dünyamızın karanlığına alabildiğine dalıp da en nihayetinde bizi gerçeklerin ve hayatın ışığına geri getiriyor.

Bu açıdan “Görünmez”  hayatın değerine dair bir kara destan gibi…

Pornografinin arsalarında, serkeşçe dolaştığı zamanlarda bile kurgu karakterleriyle insanlığımıza nasıl dokunduğunu görüyor, bundan yer yer dehşete düşüyor, kesinlikle şaşırıyor ve sonrasında… Sonrasında değerli bir sıcaklıkla  kalbimizin gülümsediğini görüyoruz.

Çarpıcı duyarlılığı, dahiyane kurgusu ve anlatıcılıkta  gösterdiği parıltılı ustalıkla Auster bizi gene sarsıyor.

Auster’ı okuduğunuzda, onun ülkemize gelmesini engelleyen zihniyetin vahşetini  çok daha iyi anlıyoruz. İster istemez, nasıl bir ülkede yaşadığınızı çırılçıplak görerek  dehşete düşüyorsunuz.


Auster “Görünmeyen’de” görmezden geldiklerimizi gösteriyor aslında… Ve geride, zihnimizde, buruk, samanlı kâğıda basılmış bir öykü bırakıyor. 

21 Şubat 2014 Cuma

Maşenka

Ne yalan söyleyeyim ilk sekiz bölüm boyunca kitabı bir kenara atmamak için kendimi zor tuttum.

Çünkü ilk sekiz bölümde yazarın , yer yer izlenimci yer yer dışavurumcu bir şizoid ressam   gibi yazdığını düşündüm.  Muhtemelen yazarken kafasında hastalıklı bir Van Gogh ve Münch empatisi taşıyormuş. İnsanı boğacak   kadar ağdalı tasvirleri bundan başka bir ihtimal bırakmıyor.

Şurası kesin ki insan benimseyemediği yeri tasvir etmeye kalktığında, sözcükleri ölü doğuyor. Zira biyografik ögeler barındırdığı söylenen  Maşenka’da, yazarın  Berlin’de geçirdiği günlere ait çevresel tasvirleri,  bir  lâğım çukurundan hallice bir pansiyonun kuru, ölgün, ruhsuz bir anlatımından öteye geçmiyor. Bomboş, abartılı, dolambaçlı ve açıkçası insana saçmasapan gelen tasvirlerle Nabokov okuru ilk sekiz bölümde açıkça yıldırıyor.

Ancak 9. Veya 10. Bölümden sonra karşımızda bir Rus yazarı olduğunu anlayabiliyoruz. Çünkü anavatanını tasvirindeki canlılık, kendi insanlarıyla ve özellikle Maşenka ile  ilişkilerini anlatırken gösterdiği insani duyarlılık ve samimiyet  bizi sarıyor ve Rus yazarları neden sevdiğimizi bize gösteriyor.

Şurası kesin ki yazar yazmaktan zevk aldığı şeyleri okura daha  dürüst ve ustalıkla aktarıyor. İçinde sevgi olmayan hiçbir eylem, yer, insan yazarın edebî süzgecinde aslında anlatılmaya değer bulunmuyor ve bundan dolayı Nabokov Berlin’den bahsederken ne Brandenburg Kapısından ne Wedding’ten  vs. bahsediyor.  Nabokov’un Berlin’i ancak içinde vatandaşlarıyla tıkılıp kaldığı fare kapanına benzer bir pansiyondan ibaret kalıyor.

Kimse kusura bakmasın ama ilk sekiz bölüm tamamen dolgu gibi görünüyor. Yazar aslında içinde olmak istemediği bir yerle ilgili hiçbir doğru dürüst hikâye yaratamıyor.  İlk sekiz  bölümde  sevmediği bir yerde vatandaşlarının durumlarına empati gösterme becerisini bile gösteremiyor.

Ne zaman ki  kaçış imkânı ve ümidi doğuyor, o zaman aklına hayallerinde Rusya’ya gitmek geliyor ve öykü asıl o zaman başlıyor. Şu kadarını kesinlikle söyleyebiliriz ki ilk sekiz bölümün Maşenka’ya duyulan aşkla olan ilgisini anlayabilmek için epey sabretmek gerekiyor.

Bu açıdan kitap “edebiyat parçalanan” ilk sekiz bölümle “ edebiyat yapılan” sonraki bölümler olarak iki ana bölüme ayrılmalı.

Nabokov bende  göçmenliği içine sindirememiş, bundan vicdanen rahatsızlık duyan bir yazar izlenimi bıraktı. Ne ayrıldığı yerle adam akıllı bütünleşebilen, ne barındığı yeri benimseyen kararsız bir bilincin  anlatıcısı gibi. Meselâ pansiyondaki  soydaşlarının devrimden sonraki Rusya ile ilgili karamsar görüşleri aslında yazarın doğrudan itiraf edemediği görüşleri gibidir.


İşin açığı “Lolita’yı” okumadım ve okumak da istemiyorum.  Maşenka, kafamda, yer yer Dostoyevski yer yer Çehov özentisi soluk bir  siluet bıraktı sadece. Ya da benim anlayabildiğim sadece bu kadarı. 

20 Şubat 2014 Perşembe

Barbarları Beklerken

Askerdim.   Kesinlikle en konforlu yerde yaptım askerliğimi ama…

Bunu nankörlük olsun diye söylemiyorum: Askerliğin tecrit edilme duygusunu belki de ihtiyacını birebir yaşadığım bir zamanda okumuştum Dino Buzzati’nin “Tatar Çölü’nü”

Bir yazarı diğeriyle kıyaslamak ne kadar doğrudur, bilemiyorum. Şahsen bir yazar olarak bundan zevk alır mıydım, bilemiyorum. Gene ama… Eğer bir usta size başka bir ustayı çağrıştırıyorsa bu ancak güzelliği yaratmanın ustalığını paylaşmanın onurunu ispatlar bize.

Bu açıdan bakıldığında J.M.Coetzee’nin “Barbarları Beklerken’i”  uzak ve yoksun topraklarda insanlığı korumanın destansı bir anlatımı. Bunu belki en sonda söylemeliydim ama dayanamadım.

Araka kapak okuyacak kadar sabırlı olanlarımız, zaten yazarın Güney Afrika örneğinden  yola çıktığını okuyacaklardır. Kitap bir ırkçılık, otoriterizm eleştirisidir belki. Yazarın niyeti böyle görünse bile…  bana kalırsa “Barbarları Beklerken”,  insanlığın uygarlığı yaratan  kurgu  gücünün yerindeliği ve meşruiyet sınır üzerine bir  inceleme.

Bunun yanı sıra bir insanın, uygarlığın  eriyip gittiği çöllerde,  insanlığı  alabildiğine çarpıcı, sürükleyici ve yakıcı bir şekilde yaşamasının hikâyesi,
“Barbarları Beklerken”.

Kolayca “barbar” diye nitelenen insanların vahşetini pek görmüyoruz kitapta ama “uygar” insanların iyi niyetten, merhametten ve masumiyetten nasıl uzaklaşabildiklerini çırılçıplak görüyoruz. Burada “çırılçıplak” kelimesini yalnızca karakterler için kullandığım sanılmamalı. “barbarları Beklerken” okura kendisinin , olaylar karşısında çırılçıplak ve  savunmasız hissettiren bir öykü.

Bunun en büyük sebeplerinden biri sanırım, insanın bireysel dönüşümünü,  yaşanan olaylarla  ustalıkla ilişkilendirebilmesi. Şunu hemen belirtmeliyim ki öyküyü çarpıcı kılmak için çarpıcı bir dönüşüm yaratmak arzusu pek  cazip bir tuzaktır.


Ama şahsen benim hoşuma giden yönü, uzaklarda, sadece beklerken, insan hayatının kendi başına  anlatmaya değer bir öykü olduğuna dair kafamda beliren aydınlık  dünyası oldu. Dolu  bir kitap okumak isteyenlere hararetle öneriyorum. Yazarın diğer kitapları da okunmalı.

Newyork Üçlemesi

Paul Auster’ın “Newyork Üçlemesi’ni” yeni bitirdim.

Newyork  Üçlemesi yeni bir tür Dickens öyküsü gibi. Şöyle ki bence Auster, kitabında   Newyork  için  Dickensvari bir sevgi ve özen gösteriyor. Londra ve Dickens için söylenenlerin Auster için de  söylenebileceğini düşünüyorsunuz: “ Bir gün Newyork yıkılsa; onu Auster okuyarak sokak sokak tekrar inşaa edebilirsiniz…

Bütün kitaplarında olduğu gibi bunda  da son derece yalın bir anlatım kullanıyor.

Auster bir atmosfer ustası. Basit bir başlangıçtan yola çıkarak yürüdüğü yollarda izlenimlerin, duyguların  kozasını örüyor ve okuru da bu kozanın içine alıveriyor. O kozanın içinde yumuşak bir ışıkta hayatın en acı olayları bile kabul edilebilir  bir hale geliyor.

Tahta döşemeli, tuğla yapılı evlerin içinde size rutubet kokusunu, sönük yanan ampulleri, onlardan daha sönük hayalleri  yaşatıyor. Bunu yaparken olanca dürüstlüğüyle yazıyor ve bu doğrudanlık edebî bir anlatımın nasıl olması gerektiğini bize öğretiyor.

Auster insanı abartmıyor ve yargılamıyor. Onu iyilik ve kötülük potansiyelleriyle olduğu gibi değerlendiriyor. Yalın anlatım esas burada iş görüyor. İnsanların iyi ve kötü yanlarının yargılanması işini her biri bir diğeri kadar kusurlu ev eksik oldukları belli karakterlerin kendilerine bırakıyor. Onların yanılmalarından korkmuyor.

Bu noktada yazar ve metin arasındaki ilişkiye geliyoruz. Yazar metin üzerinde mutlak hâkim olan bir  yaratıcı mıdır?

Auster bu soruya “evet” demeden önce epey bir düşünüyor. İç içe geçmiş  hikâyeleriyle metin ve yazar arasındaki otorite çizgisinin göründüğü kadar net olmadığını gösteriyor. Paradoksal olarak okur, bunu yapanın en nihayetinde yazarın kendisi olduğunu bilmesine rağmen gene de hikâyeyi kimin yazdığına dair kesinlik duygusu, ilerledikçe zayıflıyor.

Hikâye içinde gelişen hikâyede yazarın kendisi,  “Cam   Kent’te” hikâyenin sıradan ve etkisiz bir figürü haline geliveriyor.

“Newyork üçlemesi”  kurgu ve anlatım konularında, tam bir edebiyat felsefesi dersi. Diğer bütün kitapları gibi o da kafanızda kendi posta pulunun sepya fotoğrafını bırakıyor; başka dünyalardan gelen  sevgi ve anlayış dolu bir mektup gibi….